Gül Turan



Maximilian’ın Gemicikleri....

E-posta PDF

Istanbul, 18.Nisan.2010   
 

Maximilian’ın Gemicikleri.... 

Merdivenin en son basamağında oturuyorduk. Kucağımda dudaklarını büzdü, iki damla gözyaşını annesinin kalbini delermişcesine döktü ve kırgın sesi titreyerek, el salladı. Sonra başını göğsüme gömdü. “Nane bana gemi al” dedi ağlayarak. Bu, onun anne ve babasından ilk ayrılışı ve anneannesi ile ilk kez baş başa kalışı idi. O gece, ben de çok hüzünlendim. Uzun süre uyumamak için direndi ve en sonunda yorgun vücudu yenik düstü, annesinin tişörtüne sarılıp, koklayarak, uyuya kaldı. Ben de kuş uykusu ile ona eşlik ettim. O benim torunum, Maximilian Can. O, çok cana yakın ve sempatik bir çocuk bana “nane” diye sesleniyor. Olsun, ne yapalım ya maydanoz deseydi ne yapardım? Oğlumun oğlu, Ilgaz ise politik torunum. “Babaanneciğim seni hiç unutmayacağım”, diyor ama benimle işi bitince arkasina bile bakmiyor. Maximilian ise her zaman kararlı, biraz daha apolitik. Almanca ‘nein’ dedi mi bitti. Keçi gibi de inatçı.Kime çektiğini  pek bilemiyorum. Ne de olsa Türk –Alman ortak yapımı. Ben de torun tarafından böylece AB ye açılım yaptım. 

Dün İstinye Park alisveriş merkezine gittik, elele… Onu kızımla, hiç kimse ile paylaşmadan baş başa gezdik. Dondurma yedik. Vitrinlere baktık, kıkırdadık, oynadık. Bu çok hoş anlatılamaz bir duygu. “Gül, senin iki torunun var, sen artık bir büyükannesin”, dedim kendi kendime. Günün sonunda bir gemicik alıp döndük eve. Bu arada iyice yaşlandığımı, yürüyen merdivenlerde bile aksi yönde yürümeye calistigimi fark ederek gördüm. Yaş 60 sadece toruna, torbaya değil herkese gülme vesilesi olduk. 

Heyhat, eve dönünce beni aldı bir sıkıntı. Keşke bu gemiciği almasaydım. Ya, bu çocuk büyürse zengin olursa, ikinci bir Trumph kulesi kurarsa İstanbul’a....Ya bu çocuk daha 26 yaşında 13 şirketin CEO’su olursa, gemi filosu kurup armatör olursa? Ya bu çocuk bunlarla yetinmeyip, bir de üstüne üstlük kuyumcu olursa ben ne yaparım? Keşke onu hastanede doğduğunun ikinci günü sünnet ettirmeseydik. Şöyle anlı şanlı bir sünnet düğünü yapsaydık da, çil çil altınları toplasaydık. Hem sonra oğlumun oğlu Ilgaz kızmaz mı bana, niye gemicik almadın diye? Al sana dert işte. Ben bu gemiciği geri mi versem acaba? Gerçi onun armatör olacağını görecek kadar vaktim yok.  

Bunları yazmak nerden aklıma geliyor, bilmiyorum şeytan işte... Dürtüveriyor…

Onlar, bu yazıları okuduklarında veya kendi çocuklarına okuttuklarında ben başka bir yerlerde olacağım. Yine de şöyle dediklerini duyacağım, ‘vay be büyükanne sen neymişsin’. Bu da bana yeter. Ben onlara yatlar, katlar, Amerika’da villalar bırakamıyorum, ben onlara bu içten lirik yazılarımı bırakıyorum. Gülsünler, mutlu olsunlar diye. 

Ben de oradan gülümseyip, ‘sizi seviyorum gençler’ diyeceğim... 
 

Büyükanneniz Gül...

 

Son Güncelleme ( Salı, 20 Nisan 2010 19:37 )
 

Gönlüm Ankara’da kaldı…

E-posta PDF

Yollar her zaman olduğu gibi beni yine içine çekiyor. Ankara Samsun arasındayım ve delicesine hüzünlüyüm, yazmak, yazmak, yazmak istiyorum. Bu sabah 10.00 itibari ile kızım ve ben Ankara Sakarya sokaktaki Tekel işçilerini ziyaret ettik. Bu yine bir hüzün, hak, hukuk hikâyesi olacak. Zaten mutluluğun nasıl bir hikâyesi olabilir ki? Mutluluğu hazırlayan, sonra da yıkan şeylerin nasıl bir hikâyesi vardır, ben bilmek de istemiyorum. Benim öyküm bencillikten uzak, özgün bir bireycilikle, güçlü bir dayanışmanın, var oluşun yok edicilere inat ayakta kalışın hikâyesi.

Tekel

Puslu ve soğuk bir Ankara sabahın da Tekel işçilerinin Sakarya sokağındaki siperlerine girdik. Siper diyorum çünkü düşmandan korkar gibi çaresiz siperlere sığınmışlar, teneke sobaların ısıttığı çadırlarda, battaniyelere sarınıp ısınmaya çalışıyorlardı. Teneke sobaların üzerinde bir kırık çaydanlık ve her derde deva çay sanki yüreklerini ısıtmak istercesine. Gözler yaşlı ama güçlü, sesler sus ama tükenmemiş.

hamdullah

Ne kötü bir tesadüf ki, bu sabah namaza giden Samsun’lu bir işçi arkadaşları zalim bir arabanın altın da kalıp can vermiş. İki çocuk, biri özürlü, bir de gariban avrat geriye kalan. Adı Hamdullah Uysal.. Uymuş kadere gidivermiş bu kahpe yaşamdan az öteye. Bu sabah karısı telefon etmiş ekmek alacak paralarının dahi kalmadığını, bakkala borç yaptıklarını anlatmıştı, 1971 doğumlu Hamdullah’a... Oysa Hamdullah zaten bitikti, yorgundu ve yitip gitti öteye. O bir tütün işçisiydi. Tütün saran elleri buz gibi şimdi.

İzmirli Meşkure, Bafralı Bilal, Trabzon’dan Hafize, Karslı Mehmet hepsi siperlerine konuşlanmışlar. Umudu, hüzüne dolayıp bir kalın cigara içiyorlar. Bizim kültürümüzde sigara ve ekmek çok önemlidir. Türküler hep sigaraya, türküler hep ekmeğe yakılır. Bir de olmaz olası yitip giden sevdalara.

 

“Fabrika da tütün sarar sanki kendi içer gibi, sararken de hayal kurar bütün insanlar gibi...”

“sigaramın dumanı, yoktur iktidarın imanı” gibi…

Hepimizin yolu bir gün, bir yerler de mutlaka efkârdan geçmiştir. Ankara’nın bütün yolları bu günler de efkâr ve keder sokaklarından geçip uçsuz, bucaksız labirentlerin için de kayboluyor. Arkama bakmaktan korkuyorum, gölgemden her şeyden korkuyorum. Türkiye’nin diğer adı “Elm sokağında kâbus” oldu.

Ben vatandaş Gül. Ben 28 Şubat günü bütün siyasileri, sivil toplum örgütlerini, bütün insanları, insan olabilmeyi bilenleri Sakarya sokak da görmek istiyorum. Ben gittim, gördüm, yenildim kırıldım ve döndüm. Gücüm ancak kifayetsiz bu küçük kalemime yetiyor. Sakarya Meydanı muharebe meydanı olmasın. O yürekli insanlar artık ağıt yakıp ağlamasınlar. Onlar ya yeni bir yol bulacaklar ya da, yeni bir yol açacaklar. İnsanlar hayata anlaşılmak ve önemsenmek için gelirler. Yaşam hakkı ise, her canlı için temel haktır. Onlar sadece yaşamak ve yaşatmak istiyorlar.

Onların kavgası sadece ekmek…

Gül Turan
25.02.2010

Tekel

Tekel

Tekel

Son Güncelleme ( Pazar, 28 Şubat 2010 12:50 )
 

ILGAZ’IMA…

E-posta PDF

İçimdeki yolculuk yine başladı. Şu an bir yol yazısı ile baş başayım. Yağmurlu ve sisli bir 4 Aralık günü. Artık Ilgaz tam iki yaşında çok güzel ve akıllı bir çocuk. Ona baktığım zaman hep oğlumu görüyorum. Keşke, diyorum keşke, o yıllara dönebilsem bir kez daha sarabilsem küçücük bedenlerini çocuklarımın.

Ilgaz

Her bir kilometreyi ardımda bırakırken, hüzün çikolatalarımı da kilometre taşlarına armağan ediyorum. Ilgaz’ın yaş gününe şen ve mutlu gidebilmek için. Ama nafile, ben nerede, hüzün çikolatalarım orada. Ayrılmaz ikiliyiz adeta.

Önce çocuklarım, sonra da torunlarım için üzülüyorum. Bir kız, bir erkek iki evlat, iki de dünya tatlısı torunum var. Ilgaz ve Maxi can. On beş gün sonra da Can’ın doğum günü. Ve ikisi de ikinci yaşlarını idrak edecekler.

Onları ”yepyeni pırıl, pırıl bir hayat bekliyor” diye yazabilmeyi her şeyden çok İsterdim. Ama ne çare ki, yazamıyorum. Onları çok zor bir yaşam puslu bir ülke bekliyor. Bu ülkenin üzerinden karabulut hiç kalkmaz mı? Ben bile hayatın içinde el yordamı ile ilerlemeye çalışırken, Türkiye bu kadar karanlığa gebe iken.

Ülkem kadar gündemi değişken başka bir ülke var mıdır? Tezatlar Ülkesi, ilkesizlerin ülkesi.

Türkiye kadar kişilik hakları kısıtlı bir ülke var mı?  Yok.

Türkiye kadar kanayan bir demokrasiye sahip bir başka ülke var mı?  Yok.

Bir tek kişi için demokrasi var. “Oynayamayan gelin, yerim dar” misali türküler okuyup, masallar anlatıyor İmralı’dan. Yandaşları da ağıtlar yakıp, ciğerlerimizi dağlıyorlar. Adalet bakanımız çıkıyor” müsterih olun, odası sadece 17cm. Kare küçüldü” diyerek bilgi veriyor. Bu ne gaflet? Obama’dan icazet alanlar, minareleri süngü yapanlar bize niye bilgi vermiyor?

Kız kediyi kesiyor, iç organlarını eline alıp, yatakta en şuh, en satanist pozunu verirken bizler gerekli ihbarları yapmışken,Güvenlik güçleri nerede iken?

Köpek, milletin vekilini ısırıyor. Milletvekili düzeni değil de, köpeği şikâyet edip hedef gösteriyor.

Eli bıçaklı gözü dönmüş meczup, boğanın önce bacaklarını kesip sonra matador misali bıçaklıyor, en son kafasını keserek KURBAN olduğunu hatırlıyor gülümsüyor. Ve de tabiri caiz ise 965tl. İle cezayı sıyırtıyor.

Bu ve bu minvaldeki yazılarımı yazmaya kalksam, ne ömrüm kifayet eder, ne de mürekkebim yeter.

Ben mi ne yapıyorum?

Hiç, “sus” diyorlar. Neden ben T.C vatandaşı değil miyim?

Yoksa ben bir eğrelti otu muyum? Ya da terliksi hayvan mıyım? Benim özlük haklarım yok mu? Ben taş mıyım? Düş müyüm? Benim de bir lügatim var her şeyin anlamını biliyorum.

O halde suya da, dokunurum sabuna da.
Benim de canım var. Ben de insanım.
Hem caz yaparım hemi de saz çalarım.
Şu başbakan beni sadece sinirlendirmiyor. Yani Allah’ı var,   bazen de söylemleri beni mutlu ediyor. Bir ara malum yazar için ”bunlar köpekleri ile yatar, köpekleri ile kalkar, baron gibidirler” demişti.

Sağ olsun derhal ben de kendimi ( BARONES)gibi hissetmiştim. Öyle ya on iki tane evde köpeğim var.

Bir o kadar da sokak da.  Tam 24 barones ederim. Şimdilerde köşe yazarlarına taktı. Oysa başbakan gazeteleri kapattırsa daha iyi bir yöntem bence en azından daha radikal bir çözüm.  Çünkü yazı yazmak o kadar kolay ki, iki gazete okuyan yazar.

Strip-tease yapan demokrasiyi yazın.”yerim dar, oynayamıyorum” diyeni yazın. Henüz 12 yaşında türbanla okula gitmek için direnen kızımızı yazın. Allah korkusu, vicdanı, merhameti olmayanları yazın. Kendilerini kurnaz sanan tilkileri yazın.

Helin Avşar’ın yaza, yaza kâtip olduğu, ablasının da hatip olduğu,

Azer bülbül’ün sanatçı olduğu, Gülben Ergen’in Çocuklar için öyküler yazdığı bir ülkenin insanlarıyız biz… Bu dakikadan itibaren ben de kendimi köşe yazarı ilan ediyorum. Gaf da yaparım gaflete de düşerim.

Haddimi de aşarım, sel gibi de taşarım Dar alanda paslaşamayanlar, havasızlıktan daralanlar, bir tenis kortu bile olmayanlar…

Hiç düşündünüz mü? 30 bin şehit 1–2 metrelik toprak çukurda nasıl yatıyor? Anaları, evlatları, bacıları yetimleri, öksüzleri ne yapıyor hiç düşündünüz mü?

Elbette yazarım torunlarım sorarsa derim ki;”yazmazsam delirecektim” Sait Faik gibi.

Daha küçük bir çocukken “biz Rusya’yı yener miyiz ?”  diye sorduğumu hatırlarım babama .Çok sık sorduğum için kızardı bazen rahmetli babam.Çocuk kafamla hep Rusya’yı düşünür için ,için korkardım.Şimdi düşünüyorum da o  zamanlar.(S.S.C.B) fobisi vardı demek ki.  Sonra değirmenlerden çok sular aktı, başaklar buğday ve un oldu.
Ruslar artık evler de halayık olurken,(nataşa)lar da geyşa oldu Türkiye’de.

Şimdi ise Amerika var korkulu düşlerimde.(Orta doğu projesi)

Başbakan gene en Kasımpaşalı yürüyüşü ile Obama’ya gitti. Dönüşü muhteşem olacaktır eminim.

Her yokuşun, bir inişi. Her karanlığın bir aydınlığı vardır. Sular akmadan durulmaz. ”Atları da vururlar”” ama ahırda daha doru atlar ve de tayları vardır. Sevgili torunum sana daha güzel şeyler yazabilmeyi çok isterdim. Ama siz bunları Maxi ile okuduğunuz yıllarda umarım, gülümsersiniz.

Ülkemin, ilkeli, değerli yazarları önünde bir kez daha saygı ile eğilir. ILGAZ’IN şahsında tüm çocukları kucaklarım.

GÜL TURAN
4.Aralık.2009-Ank.

Son Güncelleme ( Perşembe, 10 Aralık 2009 11:32 )
 
E-posta PDF

ONUN ADI "PAS" DI...

Pas

Aylardan kasım. Yine hüzünlü, buruk sarı yapraklar kâh uçuşuyor, kâh öbek, öbek olmuş bir yerlerde çürümekde.

Bense, o mutad kahvemi bile içemeyecek kadar kendimi meyus ve bitkin hissediyorum. Nedense bilmem bu hep böyledir. Başkalarını nisan, mayıs gibi bahar nevrozu tutarken ben de kasım ayında hüzün olurum.

Aslında hüzün de bir yaşam biçimidir  birilerine..

Bilenler bilir "19 Mayıs şehri Samsun "da yaşarım doğduğum gün "19 Mayıs 1950" den bu yana.

Lakin artık şehrin rengi gibi sıfatı da değişmiştir bence. Bütün kaleleri fetih edilmiştir insancıklar tarafından. Kentin insanı da değişmiştir. Etraf paranın kazandığı, insanlarla doludur çoğunlukta.

Bir tek yürekler kalmıştır özgür. En güzel caddeleri, kasaba görüntüsüne kavuşmuş, canım bahçeli evleri yıkılmış devasa gökdelencikler yapılmıştır.

Lise yıllarım da şööööyle bir tur attığımız mecidiye caddesi de elden çıkmıştır görüntüsü ve kapkara  insanları  ile..  Bu bir olgu mu acaba her yerde mi insanlar bu kadar yoz ve kaba oldular?

Zaman mı değişiyor insanlar mı?

Lakin vakit aynı vakittir..

Değişen sadece insandır..

Bu sürece uysan ,bir türlü.. Uymasan, iki türlüdür. Uysan, kendine olan saygını yitirir, sevmezsin kendini. uymazsan bu kez sizi hem saymaz hem de sevmezler toplum dışı, başka bir deyişle de marjinal koyarlar adınızı.

offf!  bin kunduz.. Çıkamıyorum ben bu fasit çemberden. Bugün arife yarın bayramdır barışma sevinme gülme günüdür, yarın tabii gülebilenlere.

Kulağım radyoda devletin radyosunda kurban bayramı için sloganlar ve zikirler yapılıyor.

Oysa Allah " din de zorlama yoktur "demiş. Fatih Sultan Mehmet bile İstanbul'u aldığı zaman din ve fikir hürriyeti tanımıştı. Bizim TRT genel müdürü de köşkte ki bayramlaşma da (first lady) nin elini sıkmamıştı. Acaba niye yoksa heyecandan elleri mi terlemişti.

Oysa bir insanın elini sıkmak ve tam da gözlerinin içine bakmak en gerçek ve doğru olanıdır.

Yarın bayram merak ediyorum kaç kişi olması gereken gibi ibadetini yerine getirecek. Kaç kişi çok can acıtmadan, yakmadan bu işi layık-i veçhile yapacak? Ve kaç kişi de güç gösterisi yapıp matador misali zavallı hayvanları öldürüp Vikingler gibi naralar atarak bastırılmış duygularının mastürbasyonunu gerçekleştirecek? Eski yıllarda insanlar ağaç keseceği zaman en yaşlı ve kuru ağacı seçerler. Sonra baltayı bir çuvala sarıp ağacı öyle keserlermiş. Diğer ağaçlar baltayı görüp de üzülmesinler diye.   Eziyet edenler Bilsinler ki yaptıkları eziyet Allah katında cezasız kalmayacak.

Hayvanların da tıpkı insanlar  gibi hakları vardır.Kuş beyinli insanlar desem kuşlara ayıp olacak.Konu Müslümanlık olunca mangal da kül bırakmazlar,ama bir kez de kur’an açıp hayvan hakkı neymiş,yüce yaratan ne buyurmuş okumazlar..Aziz Nesin  yüzdeyi  az tutmuş Türk halkının yüzde kaçı akıllı acaba? Zaten aklımız olsaydı bugün buyruk alan bir ülke haline gelmezdik.

Önce para alanlar, buyruk karşısın da baş eğmeye mahkûmdurlar.

Neyse her şeye rağmen, yarın bayram, bu kadar pesimistlik yeter.

Ben bugün size “pas” dan söz etmek istiyorum.

Samsun’un matasyon semtinde yaşamaktayım veya başka bir deyişle Atakum ilçesinde.

Yıllardır gözlediğim bir hurdacı var. Bir türlü arabasının tekerlerini dörtleyemeyen, üç tekerlekli bir eski araba, bir yaşlı hurdacı. Adam yıllardır hurda toplar, üçtekerli arabasını da iter durur. Peşinde de cılız hurdacı gibi, yaşlı bir köpek sarı ile boz arası tam da pas rengi bir köpek. Hurdacının haberi yok ama olsun, ben Pas diyorum köpeğe yaptıkları işe uygun.

Pas zayıf bir hayvan, muhtemel iyi beslenemiyor zaten hurdacı da bitkin ve cılız kendinden arta kalanı ona veriyor olmalı.

Benim otomobilin dört tekeri iyi de çekeri var.Modeli de fena sayılmaz hani, yeni ve güzel kısaca hurdacının arabasına bin basar yani..Üstelik de Pas ile aynı renk de.

Geçen hafta gene gördüm onları trio halin de gidiyorlar araba, Arabacı ve Pas..

Ben eski Türk filmlerin de gibi  frene bastım acı bir ses…Belgin Doruk gibi süzülerek  indim benim arabadan .Şööööyleeee bir havalı, havalı..bütün derdim Pas’a hava atmak. Seslendim durdu yavaşça döndü ardına baktı. Bagajı açtım bir kap mama doldurdum önüne döktüm. Kokladı kafasını kaldırdı çapaklı gözleri ile  beni süzdü derinden..

Pas, dedim” merhaba” bir daha baktı pas vermedi arkasını döndü. Peşinden seğirttim elimi uzattım “benden sana zarar gelmez korkma “ dedim. Bu kez hurdacı arkasını döndü.”Abla, o bilmez öyle yemek yemez, verme “ dedi. Israr ettim.“Ama bütün köpekler hatta kediler bile yiyor bunu” dedim.

Adam, döndü yanıma geldi. Sohbete başladık ayaküstü onu bir çöplükte ölmek üzere iken bulduğunu yıllardır ona baktığını kendinden kalan rızkını onunla paylaştığını kuru ekmeği bile nasıl iştahla yediğini anlattı. Pas da kulakları dikti kuyruğunu sallamaya nihayet bana pas vermeye başladı. Kafasını okşadım gözlerinin çapaklarını sildim. Ve bir parça yemeği zorla ağzına soktum. Tadını aldı başladı yemeye iştahla bir iki kap derken, iyice doyurduk Pas’ı.

Pas sonun da pes  etmişti.. Dost olmuştuk hemen. Hayvanlar böyledir size güvenirse sonuna kadar güvenir. Ve de asla Brütüs olmazlar hançerlemezler, korkmadan onlara sırtınızı dönebilirsiniz

Hurdacının yanımızdan uzaklaşmasını fırsat bilerek Pas’ı tavlamak için kulağına bir dolu şey söyledim benimle eve gelirse ona alâ kemikler vereceğimi, bahçedeki diğer köpeklerle güzel bir yaşam vaat ettim. Hurdacı epeyce uzaklaşmıştı bütün söylediklerimi dinledi bana göz kırptığını hissettim beni ( ti)  ye almıştı. Arkasını döndü hurdacının peşinden koşmaya başladı.

Bir daha seslendim.

---- Pas..

Döndü bir kez daha bana baktı. Koşmaya başladı. Pas ne bana, ne arabama ne de yemeğe pas vermişti. O tercihini üçtekerli tahta arabadan ve hurdacıdan yana kullanmıştı. Kısaca Pas, dünya malına pas vermezdi.

Çünkü Pas bir köpekti. Çünkü Pas vefaydı. Çünkü dosttu arkadaştı.

Pas insan değildi. Pas onurluydu ve gururluydu.

Bu yazımı bu anlamsız dünyadan gelip, geçerken bir lokma ekmek ve bir hırka için el, etek öpenlere, eğilip bükülenlere hatta eğilmekten, ortopedik arazlara maruz kalan tüm insanlara ithaf ediyorum.

Bükülmeyenler dostum kalsın hep.

Gül Turan
26 Kasım 2009-Samsun

p.s: Bir bilmecem var size dostlar;

1-“Bir insanla göz göze gelebilmek için insan olabilmek gerekir”

Diyor ünlü filozof Jerzy Lec

2-“Hayvan olmak için mükemmel olmak gerekir”

Diyor ..Frederic Nietzsche

Pas

 

Son Güncelleme ( Perşembe, 03 Aralık 2009 12:03 )
 

HAYVAN OLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

E-posta PDF

Gül Turan ve Bekir Coşkun

23 Ekim günü yine düştüm yollara. Yol uzun ve ince idi. Yolculuklarımda hep ikinci bir yol ve yolculuk başlatırım. Bu yol benim içimdeki yolculuktur. Kâh sevinirim, kâh öykünürüm, kâh bir hüzün çikolatası açarım derken yol biter.

Ankara barosunun hazırladığı Prof. Dr. Üstün Dökmen, Gazeteci Yazar Bekir Coşkun ve (Haytap) Başkanımız Ahmet Kemal Şenpolat’ın katılımları ile hayvan haklarının savunulacağı baroya vasıl olduğumda doğrusu pek heyecanlı idim.

Öyle ya, ben de evrendeki tüm hayvanların sözcüsü olarak orada bulunuyordum. O uzun yolu onlar için kat etmiştim.  Böyle bir görev yüklenmek bana mutluluk veriyor.

Teröristlerin bile çiçeklerle karşılandığı, tatlı yiyip tatlı konuşsunlar diye çikolataların ikram edildiği bir ülkede masum, zavallı, dilsiz hayvanların sözcüsü ve savunucusu olmak bana insani yükümlülük veriyor.

Üstün Dökmen hoca vücut dili eşliğinde çok güzel bir konuşma yaptı. Bizi güldürdü, ağlattı.

Aborjinlerin bir geyiği kesmeden önce uzun, uzun, dua ettiklerini, geyikten kendilerini affetmesini istediklerini ve bir gün mutlaka cennette kavuşmak istediklerini, hayvan embiriyosu ile kromozomlarının aynı ve eşit olduklarını, köpeklerin neden uluduklarını, güvercinlerin yemlerini yerken hasta bir güvercinin önünü açarak onun yemini rahat yemesini nasıl sağladıklarını, köpekle yaşayanın, empati müzikle, uğraşanın “IQ”sunun geliştiğini, çobanla kralın onurlarının eşit, statülerinin farklı olduğunu, hayvan ve insan onurunun eşit olduğunu, eşeğin bilinen yargının aksine inatçı olmadığını, o çok keskin gözleri ile ile iki yüz metre ötedeki yılanı dahi fark ettiğini, üç, dört yıl önce geçtiği yolun neresinde tökezlediğini hatırladığından yürümekte direttiğini, gözlerinin nasıl da keskin ve güzel olduğunu vefasını ve de cefasını, ünlü bir Japon düşünürün insan, bitki, hayvan hepsinin neden kardeş olduklarını söylediğini ve daha benzeri bir çok gerçeği kah bizi ağlatarak, “Miyase’nin Kuzuları” adlı son kitabından da betimlemeler yaparak lisan-ı şahane ile bizi mest ederek muhteşem bir performans sergiledi.

Bir saati aşan  ve platformun her karesini kullanarak yaptığı bu konuşmadan sonra sevgili Bekir Coşkun  dakika bir, gol bir, şeklinde sahaya indi tabiri caiz ise..

“Önce herkesten özür diliyorum ben Üstün Hocam gibi ayakta duramıyorum müsaade ederseniz oturayım. Çünkü ayakta durursam beni yine bir yere şutlarlar diye korkuyorum” diyerek  esprisini patlattığında onu ilk alkışlayan ben oldum.. O da enfes üslubu ile bizi kara mizah denizinde yüzdürdü, düşündürdü ve güldürdü. Bazen Ezop oldu. Bir virtüöz gibi dokundurdu siyasilere inceden. Bazen Deniz Baykal’a bazen Tayyip Bey’e, İtalyan siyasi mafyasından, Avrupa Birliğinden bir mizahi show yaptı adeta. Gülmenin, güldürmenin en yakıştığı adam yargısı oluştu bende. Evindeki kadronun son sahibi olan köpeği Muhi’den bahis etti. Muhi’yi temsilen panele katıldığını onun haklarını nasıl savunacağına dair söz vererek orada bulunduğunu bize anlatırken gözleri dolu, dolu idi. Yalnızca yazarken değil konuşurken de ondaki duygusallığı ve naifliği hissettim.

Muhi bir sokak köpeği imiş. Oturdukları sitenin bahçe duvarı arkasına koydukları yemekler sürekli tükeniyor ama sitedekiler dâhil bunun hangi hayvan tarafından tüketildiğini tespit edemediklerinden ona önceleri “Muhtemel” demişler. Bir gün eşi Andrea köpek olduğundan şüphelenince, bir kamera koymaya karar verip, Deniz Baykal’ın Tayyip Bey’e “ille de kamera olsun, olur ise iyisinden olsun” dediği kameranın aynısını bahçe duvarına yerleştirmiş Üstat Bekir Coşkun. Muhtemel ile karşılaşmışlar. Kısaca ona Muhi adını vermişler, Muhi de çok akıllı ve politik bir köpekmiş. Bahçedeki diğer köpeklere gerekli komplimanları yapınca bahçede hüsnü-ü kabul görmüş.

Her zaman olduğu gibi zaman acımasızca doldu ve bu duygu yüklü sohbet uzun alkışlarla son buldu.

Başkanımız, insanların ve hayvanların avukatı Sayın Ahmet Kemal Şenpolat dinamik bir şekilde sazı aldı eline ve dokundurdu nağmelerine inceden, inceden.

Aslında ülkemizde olması gereken ama olmayan hayvan hakları kanunlarını anlattı. 5199 sayılı yasayı işletirken maruz kalınan zorlukları anlattı. Bu yasayı hayvanlardan ziyade Avrupa Birliği’nin gönlü hoş olsun da, nasıl olursa olsun, varsayımından hareketle çıkarıldığını, yurt dışındaki hayvan haklarını anlattı. Bizde ki yasanın da kabahatler kapsamında algılandığını anlattı. Yüreğimizle hayvanlara kalkan olamazdık ancak yasalarla gerçekleşebileceğini anlattı.

Olması gereken yasa ve kanunları meclise sunduğunu ama hala sümen altında nasıl da beklemeye alındığından söz etti.

California da bir Türk öğrencinin köpeğine tecavüzü sonunda öğrenci derhal sınır dış edilip köpeğin tedaviye alındığını, Türkiye’de ise komşusuna kızan adamın eşeğinin gözünü bıçakla oyduğunda eşek maalesef emtia gözüyle bakıldığından sadece 350 TL bir ceza yaptırımı uygulatabildiğini ve buna benzer sayısız örnekler anlattı. Bu yasanın getirdiği cezai yaptırımların hayvan hakları değil de, Avrupa Birliği için çıkarıldığını yinelerken cezaların da paraya dönüşmesinden taciz edilen hayvanlar üzerinden bir de üstüne üstlük devletin bir gelir elde ettiğini anlattı. Çok kapsamlı hayvan hakları yasasının hala hayata geçemediğinden dolayı üzüntüsünü belirtirken sonucu bir gün mutlaka alacağımızı bildiğini söyleyerek bizleri sevindirdi.

Hayvan katliamının, itlafların, işkencelerin, tecavüzlerin kabahat kanunundan çıkarılıp suç kapsamına girdiğinde hayvan haklarının somut olarak kazanılacağını vurguladı.

Bu anlamda bizler bilmeden hayvana tecavüz etmiş, hayvan öldürmüş kimselerle aynı ortamlarda yaşıyoruz. Çünkü yaptıkları iş kabahat olduğundan sabıkalaşmıyor ve bilinmiyorlar. Oysa bir hayvana tecavüz edebilen yaratık insana haydi, haydi tecavüz eder… Hayvan öldürenin bir adım sonrası da insan öldürmektir. Cinayet işleyenlerin geçmişine çocukluk dönemlerine bakıldığında mutlaka birer hayvan düşmanı olduğunu görüyoruz.

O halde bu toplumda ne denli tehlikeli bir potansiyelle iç içe yaşadığımızın göstergesidir. Zaten TV ekranları, gazeteler de sözlerimi her gün teyit etmiyor mu?

Bunları yazarken hem içim acıyor hem de gülüyorum. Ben acaba eşek için mi üzülsem yoksa bizim Hüseyin Üzmez üzer, düzer hocanın Türkiye’de ki konumuna mı üzülsem. Bizler gibi sivil toplum örgütleri olmasa idi, Hüseyin Efendi gazetesindeki malum köşesinden, mahut yazılarını yazıp, makûs talihli Türk toplumunu aydınlatıyor olacaktı maalesef.

Hala kararsızım ben kime nasıl üzüleceğim. Öyle ya, insan onuru ile hayvan onuru eşitti.  Beni yaratan ulu Tanrı eşeği de köpeği de yaratmış insanoğluna hediye ve emanet etmişti. Onurlarımız eşit statülerimiz farklı idi.

Ben niye yaşıyorum bu ülkede? Ancak onurlu insanların yaşam hakkı vardır. Dün Bekir Coşkun çok üzgün olduğunu eve gidince Muhi’den onun haklarını savunamadığı için özür dileyeceğini söyledi.

Ben de Tanrı’dan özür diliyorum hala bu ülkede yaşayabildiğim için.

GÜL TURAN
26 EKİM 2009 ANKARA

Son Güncelleme ( Pazar, 01 Kasım 2009 13:17 )
 
  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  4 
  •  5 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »
Sayfa 1 - 5